Tem 312013
 
Lokman Erkan liked this post

(Aydin Dost)   Bu   kadar farklı dinler ve kültürler kendilerini  yok edenlere karsı birde  birlese  bilseler  yer yerinden oynar.)

 

Güneşe Yakaran Êzidiler

En eski inançların, büyük dinlerin buluşup kaynaştığı kavşakta filiz veren bir din. Dinsel inanışları, efsaneleri, ibadet biçimleri ve gelenekleri ile farklı bir kültür… Şanlıurfa, Mardin ve Batman köylerinde sayıları giderek azalan Anadolu Yezidileri..

İstanbul-Urfa güzergâhında uçmanın ilk kez tadına varıyorum. Uçak Harran Ovası’nın üzerinde aheste aheste dolanırken kendinizi yeryüzünde, ovayı ise gökyüzünde sanıyorsunuz. Her yerde ışık kümeleri. Gök kubbeden yere bakınca Samanyolu, Büyükayı ve Küçükayı takımyıldızları arasında mistik ve aşkın bir yolculuğa çıkmış gibi oluyorsunuz. Işıksız alanlar, evrendeki karadelikleri andırıyor.

Zifiri karanlıkta aşağıdan göz kırpan ışıkları, Güneydoğulu gözüyle değerlendirirseniz, allı pullu taze gelinlerin boynundaki beşibiryerde denen altın gerdanlıklara benzetirsiniz. ‘İnsana sonsuzluk duygusu veren Harran Ovası’na en çok hangi mevsim, hangi renk yakışır’ diye düşündüm uzun uzun.

Urfa-Viranşehir arasındaki 100 kilometrelik yolu minibüsle kat ederken, cevabını da buldum: Yaz mevsiminin boz bulanık rengi. Zira ateşin ve güneşin yurdudur Harran. Hasat zamanıdır; arpalar biçilip hozana dönmüş tarlalar, güneşe selam durmuş buğdaylar biçeri bekliyor. Tek kıvılcım tüm hasadı küle çevirebilir. Su tankeri bağlanmış traktörler, aleste bekliyor. Aymaz bir yolcu veya şoförün rüzgâra bıraktığı izmarit tarlayı yangın yerine dönüştürebilir.

Êzidiler, güneş doğarken ve batarken ona yönelir ve üç defa rükûa varır. Bu ibadet gizlidir. Bir Êzidi ibadet ederken, başka dinden biri görürse, rükûa varmaz ve sadece avucunun içini güneş ışığına tuttuktan sonra elini ağzına götürüp öper. Êzidilerin bu yüzden güneşe taptıkları düşünülmüşse de onlar ‘güneş ve aydınlığın efendisi yüce Tanrı Melek Tavus’a dua ederler. Viranşehir’e bağlı Burç köyünde Êzidiler, kutsal sayılan bir mezarın başında dua ediyor. Mezarda kim olduğunu bilmedikleri ama kutsallığına inandıkları bir şahsiyet yatıyor.

Bozkır uçsuz bucaksız. Kayalar bile mevsime uymuş; boz bulanık abideler gibi duruyor. Tepelere serpiştirilmiş birkaç bodur ağaç ve çalılık, pitoresk değil arabesk bir görüntü oluşturuyor. Ama yol kenarındaki bağ ve bostanlar, bozkırda daha bir yeşil duruyor ve hep gölgeliği çağrıştırıyor. Genelde yol kenarına dizilmiş köyler, bir çiftçinin tarlaya serptiği tohum misali kümelenmiş. Toprak damlarla, briket evlere siyah, beyaz ve gri renkler egemen. Kapı ve pencereleri yola bakar evlerin, hem güneşi hem de gelip geçeni selamlamaya hazır, bölge insanı gibi içten ve sade.

Salt evler değil, hemen her şey duaya durmuş gibiydi. Viranşehir’den Urfa’ya dönüş günbatımına denk düştüğünden, ufukta beliren birkaç bulut kümesi, teker teker güneşe ibadet edip kayboldu. Burası Harran’dır beyim. Güneşin, ayın, yıldızların ilk kutsandığı mekân, ateş ve güneşin yurdu. Ve insan, Mezopotamya’da başını kaldırdığında, bir daha ayırmadı gözlerini semadan. Odur budur semavata dair her şey kutsal sayıldı. İlk tohum toprağa düştüğünde Tanrılar yeryüzünden gökyüzüne çıktılar, hiç yere inmediler

Êzidilerin kutsal mekânı Laleş Vadisi’ndeki Şeyh Adiy Türbesi ve hacılar için yapılmış küçük evlerin duvarları çeşitli şekiller ve eşyalarla donatılmış. Midyat’a bağlı Harabya (Yenice) köyündeki beş hanenin muhtarı Mahama Altan’ın evinin duvarı da kaşık, çatal ve benzeri nesnelerle süslü. Gerçi muhtar ve eşi Fatım Altan, bunların bir anlamı olmadığını söylüyor ama araştırmacılara göre bu nesneler aile ya da kabile alametleri..

Êzidiler, ateşin ve güneşin çocuklarıdır beyim. Semavi dinlere çok şey katan Sabiilerin ortağı ve mirasçılarıydılar. Rivayet odur ki, 13. yüzyılda Moğolların bölgeyi kasıp kavuran istilaları sırasında, Harran Sabiileri Kuzey Irak’taki Sincar Dağları’na sığınıp Êzidilerle kaynaştılar. İmanlarına iman kattılar, geleneklerini emanet edip tarih sahnesinden çekildiler. İslam Ansiklopedisi, Êzidilik hakkında şu bilgileri verir:

Eski İran, Hint ve Asur inançlarının karışımından sentezlenmiş bir dindir. İnancın kökeni yeterince açık değildir. Paganizm (ay ve güneş tapıncı), Sabiilik (ruh göçü ve benzeri inanışlar), Şamanizm (rüya tabiri, dans ve defin ritüeli), Yahudilik (haram yiyecekler), Hıristiyanlık (vaftiz, nikâh, ekmek ve şarap ayini, nikâhta kilise dâhil kutsal yerleri ziyaret, şarap içmek), Manilik (irfan), Zerdüştilik (iyi-kötü mücadelesi), İslam (sünnet, oruç, hac, kurban), Sufi Rafızilik (sır saklama ve sufi şeyhleri) gibi dinleri barındırır.

Viranşehir ile Ceylanpınar arasında sınır oluşturan Gavurga köyü, bir süre öncesine kadar kalabalık bir Êzidi yerleşimiyken, şimdi sadece beş Êzidi aileyi barındırıyor. Göçenlerin çoğu Almanya’ya gitmiş. Beşiri, Kurtalan, Bismil, Midyat, İdil, Cizre, Nusaybin, Viranşehir, Suruç ve Bozova’nın 80′den fazla köyünde barınan Türkiye Êzidileri, 1980 başlarında 60 bin kadar nüfusa sahipti. Bugünkü sayıları üç dört bini ancak buluyor. Hemen hepsi batıya, Avrupa’ya göçmüş.

Beşiri’ye bağlı Hamduna (Kurukavak) köyünün muhtarı Mirza Karak, eşi ve komşularıyla birlikte akşam duasında.

Tanım doğru ama eksik. Zira Sabiilik damgasını vurmuştur Êzidiliğe. Encyclopaedia Britannica bile yanlış yazmış; Êzidileri, ‘şeytan tapıcıları’ diye göstermiş. Müslümanlar da ‘şeytana tapanlar’ (abede-i İblis), ‘saçlı Kürtler, sekiz bıyıklılar’ diye tanımlamış. Bu da yanlış.

Biz, işin aslına bakalım: Êzidilik antik bir inanç olmakla birlikte, Şeyh Adiy bin Musafir ile başlar. Lübnan’ın ünlü Bekaa Vadisi’ndeki bir köyde 1075 yılında doğan Şeyh Adiy, Emevi hanedanı soyundan olup Bağdat’ta meşhur İslam âlimi İmam Gazali’den sufilik dersleri alır. Yanında Kadiri tarikatının Kürt kökenli kurucusu Abdülkadir Geylani de vardır. Hacca gitmiş, İkitad-ü Ehli Sünnet ve’l Cemaat isimli kitabında tasavvuf konularını işlemişti.

Ömür boyu Sufilik hırkasını çıkarmayan Şeyh Adiy, Hakkâri’nin Kuzey Irak tarafındaki Sincar bölgesine yerleşmiş, Laleş Vadisi’nde 1162 yılında vefat etmişti. Kendisine Tanrı-insan, peygamber ve evliya gözüyle bakılır. Yeğeninin oğlu Hasan bin Adiy ise 1195 doğumlu. Êzidilik inancını Hakkâri ve Sincar bölgesindeki Kürt aşiretleri arasında yayan o oldu. Yaradılış öğretisini içeren Mushaf-ı Reş (Kara Kitap) ile Êzidilik ibadetlerini içeren Kitab-ül Cilve’nin (Tecelli Kitabı) Şeyh Hasan tarafından yazıldığı rivayet edilir.

Beşiri’nin köylerinden Bazivan’da (Kumgeçit) yaşayan Zero Baş, 85 yaşında. Bir genç kız gibi saçlarına kına yakıyor. Komşuları Almanya’ya göç etmiş. Şimdi de çocukları gitmek istiyor ama o bu topraklardan kopmak istemiyor.

İran, Irak, Ermenistan ve Gürcistan’a dağılmış yaklaşık 200 bin kişilik Êzidi topluluğu Türkiye’de Beşiri, Kurtalan, Bismil, Midyat, İdil, Cizre, Nusaybin, Viranşehir, Suruç ve Bozova’nın 80 küsur köyünde barınıyordu. Türkiye Êzidileri, 1980 başlarında 60 bin kadar nüfusa sahipti. Bugünkü sayıları üç dört bini ancak buluyor. Hemen hepsi batıya, daha batıya, ta Avrupa’ya göçmüş. Viranşehir’in 34 pare Êzidi köyünün sadece onunda insan var. Yukarı Bağköy (Kema Ozmo / Kerme), Giresinde, Fistek, Bozca, Gede, Minminik, Orakçı, Ağanas, Birje bunlardandır.

Midyat’taki 150 haneden sadece iki hane kalıvermiş. En büyüğü 60 hanelik köyler beşli, onlu, yirmili ev kümelerine sahip. Kerme’deki on hanede toplam 80 kişi hem de Müslümanlarla birlikte yaşıyor. Gerisini varın siz hesaplayın. Êzidi adının nereden geldiği pek bilinmiyor. Muaviye oğlu Êzid’e nispetle bu adın alındığı söyleniyorsa da, aslı astarı yok bunun. İnanç mensupları kendilerini ‘ezdi/izdi/ezi/izi’ diye adlandırıyor; Kürtçe’de Tanrı anlamına gelen ‘yezd/yezdan’ kökenine bağlıyorlar. İran’daki Yezd şehrini de buna kanıt gösteriyorlar. Êzidiliğin, Haricilere bağlı İbadiye tarikatından ayrılan Yezid bin Üneys tarafından kurulduğunu söyleyenler de var. Bu da rivayet hükmündedir.

Fatma Burç, birkaç yıl önce ailesiyle birlikte Almanya’ya göç etmiş. Ama her yaz Viranşehir’deki köyünü ziyaret ediyor. Yüzünde ve ellerindeki dövmeler sadece Êzidilere özgü değil. Bölgedeki Müslüman kadınlarda da var.

Yukarı Bağköy muhtarına bakılırsa, İslamiyet Êzidilikten ayrılmadır. İki bin yıl önce Kandahar’dan kalkan topluluk Hindistan üzerinden Kuzey Irak’a gelirken, yolda Yahudilerle kavga edip onları esir almışlar. Kırmızı kilimlere sahip olduklarından, kendilerine ‘Kırd-i Sor’ denmiş. Van, Erivan ve Hakkâri güzergâhını izleyerek şimdi Süryani manastırı olan Mardin’deki Deyrul Zafaran güneş tapınağını kurmuşlar. Derken Suruç ile Karacadağ’da bir müddet mekân tutup, bazı aşiretlerini Konya, Haymana ve Çorum’a uğurlamışlar.

Êzidilerin üst mertebedeki din adamına şeyh deniliyor. 300 aileden oluşan Şeyhan topluluğu ve Şemsiye soyu önemli boylardır. Ama kabile olarak Haliti soyundan geliyorlar; Halitan denilir bunlara. Desnailer ise başka bir koldur. Alt kümede günümüzde Ağrı’nın namlı aşireti Spikan ile Harranlı Bıllikan, Mervaniler yer alır. Spikanlar Müslümanlaşmış. Tıpkı Bozova, Suruç ve Viranşehir’de rastladığımız birçok Êzidi aile gibi, inanç bakımından tarihini unutmuş topluluk, aşiret bağlarına sıkı sıkıya sarılmış.

Êzidilerde çocuklar, en geç bir yıl içinde vaftiz edilir. Vaftiz için Laleş’ten getirilen kutsal su kullanılır. Ya da Laleş’e götürülerek, ‘mukaddes makam’ın karanlık kubbesi altındaki ‘zemzem’e üç defa daldırılır. Erkek çocuklar, doğumdan itibaren yedi gün içinde sünnet edilir. Kirve çocukları birbirleriyle evlenemez. Nüfusları giderek azalan Êzidiler, bu yüzden, başka dinden olanları kirve yapar.

Urfa’daki şeyh takımından mühendis Mehmet Ural ile Viranşehir’deki Köroğlu ailesi, bu tanımın tipik örnekleri. Ural, Êzidiliğe dair hiçbir şey bilmiyor ama Viranşehir’deki akraba aşiretin sorunlarıyla yakından ilgileniyor. Bursa ve İstanbul’daki iki yarış atına tutkusu ise daha başka.

Êzidi Şeyhi Bozo’ya göre, Êzidilerin anayurtları Kafkasya’dır. Ancak belgeler bunu doğrulamıyor. Viranşehir’in birkaç köyünde yaşama ve toprağa sıkı sıkıya sarılarak tutunmaya çalışan Êzidilerin tümünde gözlemlenen ortak şey tarihi bilinçlerinin yokluğu; inançlarına ait bilgiler derme çatma, yanlış ve eksiklerle dolu.

Çoğunluğu Almanya ve İsveç’te olmak üzere Avrupa’da sayıları 80 bini bulan Türkiyeli Êzidileri gurbete iten nedenler siyasi ve ekonomik. Osmanlı devrinde 14 ile 19. yüzyıllar arasında toplam 26 fermana (kıyım emri) maruz kalan bir topluluğun ruh halini anlamak gerek. Gurbetçiler köklerinden kopmuş değil, dövizler Harran’ın bereketli topraklarına yatırılıyor. Köyler hızla modernleşiyor.

Êzidilik pek çok dinden etkilenmiş bir inanç sistemi. Viranşehir’e bağlı Burç köyünde, Eyüp Sezer’in evinin duvarını Hıristiyanların peygamberi İsa’nın resmedildiği bir halı süslüyor.

Yol, su, elektrik, telefon var. Evlerin dış dekorasyonu gecekonduları andırsa da kiler, ahır, ambar ve samanlık eski doğallığını korumakta direniyor. Ahırda yağ tenekelerinden yapılmış yuvalarda güvercinler pek mutlu; samanlığın loş ışığındaki kırlangıçlar iyi haberler muştular gibi uçuşuyor. Ahır ve samanlıktan çok, kuş cennetini andırıyor iki yapı.

İlk modern Êzidi köyü, Beşiri ilçesine bağlı Hamduna (Kurukavak) olup, Amerikalı John Guess sayesinde gerçekleşti. John Guess’in babası, uzun yıllar önce Hamdunalılardan gördüğü büyüleyici konukseverliğin karşılığını ödemeyi oğluna vasiyet ederek ölmüş. Bir çeşme yaparak minnet borcunu ödeyen Guess, komşu Müslüman köylerdeki ana kaynaktan su alabilmek için bir de cami yaptırmış. Suyun kaynağı, hâlâ kutsal bir sır gibi saklanıyor. Guess, ülkesine dönünce, Êzidilik üzerine kaleme aldığı 900 yıllık bir tarihi içeren kitabını 1987′de yayımlamış.

Beşiri’nin Karuhe (Uğurca) köyünde, Êzidilere ait un ve mercimek fabrikasının bekçiliğini Sadık Kırık yapıyor. Yaz aylarında öğle saati gelince evine sığınıyor ve yakıcı sıcağın geçmesini bekliyor.

Şeyh Adiy Müslüman sufi imiş. Êzidiler arasında Tanrı, peygamber ve evliya olarak kutsanıyor. Fakat onun İslami öğretilerinden hemen hiçbir şey kalmamış Êzidilikte. Şeyh Hasan tarafından yazılan Mushaf-ı Reş 152 satır, Kitab-ül Cilve ise 109 satırdan ibaret. Viranşehir Êzidileri, birincisinden haberdar, ikincisinden bihaberdir. Her ikisi de Arapça ve Kürtçe yazılıdır. Bu yüzden Êzidi ayinlerinin tümü Kürt dilinde yapılır.

Mushaf-ı Reş’te, ‘Tanrımız Şeytan’ın adını ya da onu anımsatan sözcükleri zikretmek yanlıştır’ diye buyurulduğundan, Êzidiler, Tanrı-melek mertebesine koydukları ‘şeytan’ın adını anmadan, onun için ‘ismi güzel melek’ derler. ‘Şeytan’ sözcüğü içinde geçen (t) ve (ş) harflerinin telaffuzu da yasaktır. Bağlı olarak ‘kaytan, satt (sel), şer, melun, lanet, nal’ gibi kelimeler de kullanılmaz. Mesela ‘nal’ yerine, ‘at ayakkabısı’ demek lazım. Ezidiler ‘ateşperest’ ve ‘şeytanperest’ değil, sadece Kötülük Tanrısı olarak gördükleri şeytandan korkar, ona saygı duyarlar.

aykiridogrular.com

 Leave a Reply

(required)

(required)


8 + = oniki

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>