Alevilerin Tarih bilinci

İkrar verdim dönmem geri
Bundandır adım serseri
İnsan olduğumdan beri
Hak’ka şükür Kızılbaşım
Mahzuni

Alevilerin tarih bilinci “Alevice” mi?

İsmail Kaplan, AABF Eğitim sorumlusu
Alevi tarihi, atalarımızın öğretiden ödün vermeden var olma
mücadelelerinin tarihidir.
Alevi inancının temelini oluşturan ana damarlara baktığımızda başta; Ehl-i Beyt`in ve
12 İmamların, iktidar hırsı ile haksızlık ve zulüm yapan Emevi ve Abbasi Halifelerine
karşı hakkaniyeti savunduklarını ve bu uğurda can vermiş olduklarını öğreniyoruz.
Aleviliğe geçen Türklerin ve Kürtlerin; eski inançları olan Şamanizm`de ve
Zerdüştlük`te uyguladıkları ibadet biçimlerine ve inanışlarına İslam`ın batini
yorumlarını kattıklarını görüyoruz. Buna en çarpıcı örnek, Alevi cemlerinde anılan
Hallac-ı Mansur`un insan-Tanrı anlayışı yani belirli bir erginlikten sonra En-el Hak1
inancını savunmasıdır. Günümüz Alevileri bu inanıştan ödün vermeden inançlarını
tarif ediyorlar. Babailer, Bedrettinliler, Kızılbaşlar, Bektaşiler, Kalenderiler ve daha
nice gruplar inançlarına yapılan baskılara baş kaldırmış olup, şimdiki Alevilerin ataları
idiler. Bu gönül bağını; kan bağı “bel evladı” olarak algılamak Alevice bir anlayış
olmayıp “yol evladı” anlamında anlamak gerekir. Onlar gibi inanmak ve onların
mücadele mirasına sahip çıkmak şimdiki Alevilerin ecdatlarına olan vicdan borcudur.
Günümüz Alevileri; bu grupların liderlerinin çoğunu (pir, derviş, baba v.s.) cem
ibadetinde anmaktadırlar. Muhammed-Ali, Hz. Fatma, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan,
Zeynel Abidin, Cafer-i Sadık ve diğer İmamlar, 14 masum-u paklar, 17 kemerbestler,
Hallac-ı Mansur, Bektaş Veli, Seyit Nesimi, Pir Sultan Abdal, Hatayi, Kul Himmet,
Karacaoğlan ve daha niceleri cemlerde, semahlarda, Hakka yürüme erkanında
anılmaktadırlar.
Sadece kendi öğretisini savunduğu ve bu konuda ödün vermediği için zamanın devlet
güçleri tarafından Şeriat fetvaları çıkartılarak öldürülmüş olan bu önderler ve isimsiz
neferler bizim “şehitlerimiz”dirler.
Ne Türk, ne Kürt ne de İslam tarihi tek başına Alevi tarihi olabilir:
Alevi kimliğini belirlemede en çok çekilen sıkıntı; Alevi coğrafyasının tarihini bire bir
Alevi tarihi olarak algılama yanlışlığından kaynaklanmaktadır.
Şimdiye değin Alevilere; İslam tarihi, Türk Tarihi, Kürt tarihi ya da İran tarihi kendi
tarihleri olarak sunuldu. Bu tarihi açıdan bakıldığında Alevilerin bir bölümü
kendilerini ya İslam, ya Türk, ya Kürt ya da Şii olarak algılamak zorunda kaldılar. Bu
1 En-el Hak: Hallac-ı Mansur bu sözü “Ben Tanrı`yım” anlamında değil; “Ben Hakikat ile bir oldum” anlamında
söylemiştir.
tür genelleme mantığı ve politik amaçlara uygun yazılmış tarih, yakın zamanda
Alevilerin birliği zedelendi ve kimliklerini belirlemelerini zorlaştırdı.
1990’lı yıllarda; Alevilik üzerine yazı yazan ve analizler yapan Alevi yazarları da bu
tuzağa düştüler. Bu yazarlarımız birbirinden farklı tezleri savunarak; Aleviliği ya
Kürtlerin dini ya da Türklerin dini, bazıları ise İslam`ın bir kolu olarak belirlediler. Bu
konuda Kürt ve Türk yazarları kitaplarında çoğu zaman politik kaygılardan hareketle
taraflı ve geniş bilgiler vermişlerdir.
“72 millete bir nazarla bak” ilkesi ile hareket eden Alevilik; her ulustan insana açık
olup, öğretisinde evrensel insan değerlerini savunur. Bu nedenle, Aleviliğin sadece bir
ulusun (millet) inancı olması düşünülemez. Önceki inançları Şamanizm olan
Türkmenlerin bir bölümü ve de daha önceki dinleri Zerdüştlük olan Kürtler`den bir
bölümü zamanla Aleviliğe geçmişler ya da İslamiyet`i kabullenmeye zorlanmışlar ve
bu durumda Aleviliği tercih etmişlerdir. Bu inanç değişimleri sadece Türk ve Kürtlere
özgü olmayıp; tarihte ve Ermenilerden, Araplardan, Acemlerden ve diğer etnik
kökenlerden de Aleviliğe geçenler olmuştur, gelecekte de olacaktır.
Daha sonra ki bölümde anlatılan Alevi öğretisinin temelleri yeni bir sentez olup; bu
inanç yapısı ne Zerdüştlük, ne Şamanizm ne de İslam olarak görülebilir. Bu inançlarla
benzerlikleri olmasına karşın; Alevi öğretisi kendine özgü / özgün bir inançtır.
Doğaldır ki; Alevilerin yaşadığı coğrafya`da hakim olan İslam dininin Aleviliğe etkisi
yoğun olarak hissedilmektedir. Hatta çoğu zaman Kürt, Türk, Arap ve diğer uluslardan
Aleviler kendi algıladıkları ve anladıkları oranda zamanın İslam dininin taşıyıcıları
olmuşlardır. Balkan ülkelerinde Aleviliğin ana kolu Bektaşiliğin yoğun biçimde
yayılması, ancak bu taşıyıcılık karakteri ile yani Alevilerin inançlarına sahip çıkmaları
ile açıklayabiliriz.
Tarihçilerin birleştiği önemli bir nokta; Aleviliğin şimdiye değin bir devlet dini
olmadığıdır. Bu gerçekten hareketle; politik gücü elinde bulunduran Türk ve Kürtlerin
çoğunluğunun Sünniliği tercih ettiği, ve bu nedenle de Sünniliğe dayalı devletlerin
tarihinin Alevi tarihi olamayacağını söylemek gerekir. Alevi insanı kendi öğretisine ait
olmayan olayları ve kişilikleri kendi tarihi olarak benimseyemez. Bu konuda ölçümüz
Alevi öğretisi olmalıdır.
Alevi kimliğine yansıyan tarih, Alevi törenlerinin özüdür.
Alevi tarihi ile ilgili bilgiler son derece sınırlı ve bir o kadar da aldatıcıdır. Gerek
Yavuz Selim`le başlayan Alevi kırımları gerekse de merkezi bir yapının eksikliği
gerçeğe uygun bir Alevi tarihi oluşturmayı engellemektedir. Özellikle 1826 ve
sonrasındaki Bektaşi kırımları sonucunda var olan yazılı eserlerin büyük çoğunluğu
yakılmış ve yok edilmiştir. Günümüzde Alevi kaynağı olarak değerlendirebileceğimiz
yazılı eserlerin önemli bir bölümü Sünnilik Ya da Şiilik/Caferilik penceresinden
bakışla kaleme alınmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı ve Fuad Köprülü gibi önemli
tarihçiler, köklü çalışmaları sonucu önemli eserler yaratmış olmalarına rağmen
Aleviliği Kızılbaşlık ve Bektaşilik gibi iki ayrı yapay inanç olarak algılamışlar ve
İslam`ın kabul edilmiş bir mezhebinin içine sokmaya çalışmışlardır. Alevi insanının
hisleri ve bilinci dikkate alınmadan daha çok İslam klasiklerinden hareketle
oluşturulan bu eserler; Aleviler arasında İslam içi inanç –İslam dışı rafızilik gibi
çelişkileri de beraberinde getirmiştir.
Yüzyılımıza kadar taşınan ve Türkiye`nin en ücra köşelerinde erkan ve törenlerde
yaşayan Alevi dokularını ve onların ortak inançlarını dikkate alarak Alevilik tarihi
yazılmalıdır. Tahtacı, Sıraç, Abdal, Türkmen, Avşar, Kızılbaş, Bektaşi, Bedrettinli gibi
Alevi dokularının çokluğuna bakarak; Alevilerin ortak bir inançlarının olmadığı
sonucuna varmak ya da Hz. Ali`nin ve 12 İmamların Alevilikteki sarsılmaz
varlığından hareket ederek; Aleviliği diğer mezhepler gibi İslam`ın bir mezhebi olarak
sınıflandırmak yapılabilecek hatalara iki örnektir. Şah (Hatayi) İsmail`in yazdıklarını
dikkate almadan sadece 15. yüzyıl İran Hükümdarı olması nedeniyle, onu cemlerde
baş tacı yapmış olan Alevileri, Şii ve Caferi mezhebine yamamak da başka bir
yanılgıyı göstermektedir.
Bu örnekler gibi yüzlerce başka tarih hatası göstermek mümkündür.
Alevi tarihi için ölçü ancak ve ancak yaşayan Alevilik ve onun öğeleri olmalıdır.
Politik eğilimler ve çıkarlardan hareketle Alevi tarihi yazmaya kalkışmak; en başta
Alevilere ve sonuçta tüm topluma zarar verecektir. Hem Alevi inancı tarif edilirken
hem de tarih yazılırken; anlaşılması zor olsa bile, milliyet ve ırklara dayalı tek düze
“siyah- beyaz klişe” yerine, tüm Alevi dokularını yani “insanı” dikkate alan analizler
sonucuna yer verilmelidir.